"EŞİNE AZ RASTLANIR BİR KADIN PORTRESİ"


"KENDİNE ÖZGÜ BİR DERİNLİĞE SAHİP KOMPLİKE VE CESUR BİR FİLM"

-MARIEALLA CRUCIANI
İTALYAN FİLM ELEŞTİRMENLERİ DERNEĞI


"ANNE-KIZ İLİŞKİLERİNE DAİR YENİ BİR BAKIŞ AÇISI"

—Cineuropa


"O KADAR GÜÇLÜ VE YOĞUN BIR INSAN HIKAYESI KI, SİZİ NEFESSİZ BIRAKACAK!"


"SÖZÜNÜ ESIRGEMEYEN YIKICI BIR FILM”


“BİR KADININ TEK BAŞINA VERDİĞİ MÜCADELENİN ÇARPICI BİR GERÇEKLİKLE DİKKATLİCE FİLME DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ, İLHAM VERİCİ HİKAYESİ"

—Ohad Landesman
FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu)



"Ana Yurdu", annesine duyduğu sevgi ve nefret hisleriyle arafta kalmış bir kadının kendinden ödün vermeyen portresidir. Nesrin, romanını bitirmek ve yazar olma hayallerini gerçekleştirmek için, kısa süre önce ölen anneannesinin İç Anadolu'daki boş köy evine taşınır. Ama gün be gün muhafazakarlaşan annesi Halise’nin beklenmedik ziyareti ve tüm ısrarlarına rağmen dönmeyi reddetmesiyle birlikte Nesrin'in yazma denemeleri ve köy hayatına dair kurduğu hayaller suya düşer. Bu iki kadın, birbirlerinin iç dünyalarındaki en kuytu köşelerle yüzleşmek zorunda kalacaktır.





OHAD LANDESMAN
Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu

fipresci.org

Senem Tüzen'in, Varşova Film Festivali 1-2 yarışması'nda FIPRESCI ödülü alan ilk filmi Ana Yurdu (Motherland), o kadar güçlü ve yoğun bir insan hikayesi ki, si̇zi̇ nefessi̇z birakacak. Geçtiğimiz ay Venedik Film Festivali Film Eleştirmenleri Haftası kapsamında galası yapılan; aynı anda hem yıkıcı hem yapıcı, hem sevgi hem de pişmanlık dolu çapraşık bir anne-kız ilişkisini büyük bir incelikle anlatan bu film, gösterim sonunda uzun süre ayakta alkışlandı. Bize gösterdiğinden çok daha fazlasını saklayan ve ıstırap verici yoklukları, modern Türk toplumu içinde değişik rolleri olan iki kadın ve varlıkları hakkında bilgi vermek adına akılcı bir şekilde kullanan, minimalist senaryo da Senem Tüzen tarafından yazılmış.

Orta sınıfa mensup boşanmış bir kadın olan Nesrin (Esra Bezen Bilgin), üzerinde çalıştığı romanı huzurlu bir ortamda bitirebilmek için İstanbul'daki evinden ayrılır ve artık hayatta olmayan anneannesinin evine gider. Ancak tutucu bir kadın olan annesi Halise (Nihal Koldaş) da beklenmedik bir şekilde köye gelir, ve köyden gitmeyi rededer. Annesinin varlığının kaçınılmaz ağırlığı Nesrin'in yazma planlarını riske atar ve dahi istemediği halde duygusal bir uçuruma sürükler. Sadece evlilik bağını koparıp atmakla kalmamış, Türk geleneklerinin dayattığı annelik rolünden de kaçmış güçlü bir kadın olan Nesrin, hiç beklemediği bu durumla başa çıkmakta zorlanır. Annesi saplantılı bir şekilde kendisine nasihatler vermekte, hayatı hakkında aldığı kararları eleştirmekte, ve böylelikle yavaş yavaş Nesrin'i duygusal olarak boğmaktadır. İkisi arasındaki dinamikler; konformizm ve isyan, gelenek ve modernlik arasındaki çok daha büyük bir çekişmenin simgesi haline gelir. Bu durum Türkiye'de varolan önemli bir ulusal sıkıntıya işaret eder: milyonlarca insan, özellikle kadınlar, yeni ve modern bir hayat yaşıyor olsalar dahi, ailelerinin geleneksel yetiştirme tarzıyla uzlaşmak zorunda kalmaktadırlar.

Nesrin çok az konuşur, ancak annesine bakmaktan hiç vazgeçmez; aslında baktığı şey canla başla kaçmak istediği tanıdık bir geçmişin karanlık gölgesidir. Vedat Özdemir'in kamerası, iki kadın arasındaki bu tehlikeli derecede mahrem yakınlığı zekice yakalar ve boğulma hissini bizlere aktarmayı başarır. Dar sokakları, küçük iç mekanları ve dondurucu iklimiyle bu köy, Nesrin'in hapishanesi haline gelir. Nesrin kapana kısılmıştır; ve Tüzen, Nesrin'in bu haline sinema perdesinden bize görsel olarak aktarabilmek için ciddi bir emek harcar. Ana Yurdu, bu insan hikayesini çevreleyen karanlık, sadece doğal ışıkla aydınlatılmış, klostrofobik iç mekanlarla doludur. Her bir nesneyi anlamlı birer sembol olarak birbirinden ayıran minimalist sahne düzenlemesi (cep telefonu, laptop, veya bir güveç), din ve aile bağlarının pençeleri arasında sıkışmış ve umutsuzca bunlardan kurtularak özgürlüğünü kazanmak isteyen Nesrin'in belirleyici yazgısı için bir barınak görevi görür.

İki kadının konuşmaları ardında sürekli yankılanan eksik bir kadın figürü vardır; bu da Halise'nin henüz kaybetmiş olduğu annesidir (Nesrin'in anneannesi). Halise bu kayıp sonrası kendini avutamazken, Nesrin'se O'nun acısını paylaşmakta güçlük çeker ve böylelikle yaşlı kadının yokluğunu hikaye boyunca yol gösterici bir güç haline getirir. Bir kaç belirgin istisna haricinde, erkek figürler de bu filmde eksiktir; ancak kadınlarda açtıkları yaralar kolaylıkla görülebilmektedir. Ana Yurdu, kadınların sadece oturduğu, yemek pişirdiği ve aile ilişkileri hakkında dedikodu yaptığı Anadolu'da küçük bir köyde geçer. Paylaştıkları acılar artık mahrem olmaktan çıkar, ancak kadınların canları gerçekten acıdığında farkederiz ki, hiç kimse yüreklerine su serpemez.

Bu yoğun ancak sade hikayenin pürüzlü zemini en sonunda detaylarını burada vermeyeceğim tektonik bir kaymayla sonuçlanır. Bu amansız, sözünü esirgemeyen yıkıcı bir film, neredeyse hiç teselli ve huzur barındırmayan bu filmde trajik bir netliğe sahip tek andır. Ana Yurdu bir kadinin tek başina verdiği mücadelenin çarpici bir gerçeklikle dikkatlice filme dönüştürülmüş, ilham verici hikayesi, ve çarpıcı şekilde gerçek bir film. Haşin fakat kesin film dili ise ara ara akla Nuri Bilge Ceylan'ın çok övülen Kış Uykusu filmini getirir. Kış Uykusu'nda da iki insan arasındaki gergin ilişkiye dair keskin bir bakış vardır. Diğer anlarda ise bu film, Türk sinemasının içinde bulunduğu duruma dair ferah ve yüksek derecede yaratıcı bir güç gösterisidir.

[tercüman - Begüm Gür Erdost]



LUCA PELLEGRINI
Venedik Film Eleştirmenleri Haftası


Başkentin gençlerle dolu kalabalık caddelerinde değil, Anadolu'nun boş kaldırımlı, yıkık dökük evli ücra bir kasabasındayız . Burda acının ve anıların bekçileri olan kadınlar konuşur, bekler, dua eder ve yaşlanır. Nesrin bir gece "anaların yurdu" olan bu kasabaya varır. Burası aynı zamanda onun; kinle, kaybolmuş beklentilerle, geride bırakılmış hayatlar ve aşklarla dolu, geleceğe aç ve sürekli beklentide olan Türkiyesi'nde kaybolmuş olan "Ana Yurdu"nun bir yansımasıdır. Bu ülke ki, Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes da dahil olmak üzere bir çok ödül almış olan arkaik filmi "Kış Uykusu"nda (aynı coğrafya ve benzer insanlarla) tutkulu bir şekilde gözler önüne serilmiştir.

Az konuşan ve sık sık gözleri dalan yaralı bir kadın olan Nesrin'in yaratıcı uğraşları bulanık, ve dahi meşakkatlidir: yazmak ister fakat ne hakkında yazacağını bilemez. Kendi hayatı da aynı minvaldedir, etrafını çevreleyen ve bizim zar zor görebildiğimiz dağlar gibi, varoluşun dengesiz kenarları arasında bir limbo..Nesrin bir kadındır, ama bir anne değildir, çünkü annelik O'ndan geçmiştir.

Anneler ve anneanneler O'nu çevreler ve kah eski köy ayinleri, kah yiyecek ve dua ritüelleri ve kah muhabbetle O'nu korumaya çalışırlar. Nesrin arkadaşı Emine'nin (ki O da hayatın uçlarında yaşamaktadır) itiraflarını kendine saklar ve aynı zamanda annesi Halise'nin tekrarlayan ve gitgide obsesifleşen nasihatlerini dinler. Herhangi bir şekilde isyan etmek konusunda aciz görünmektedir. O'nun bu halini küçük bir başkaldırısında, hiçbir zaman tamir edilemeyen bozuk bir arabayla kaçma denemelerinde, ve bazı ani jestlerinde görürüz. Bu durum, kırsal hayatın değerlerini kucaklayamayan, ama aynı zamanda şehir hayatına uyum sağlamak adına verdiğimiz tehlikeli tavizlere adapte de olamayan günümüz şehir nüfusunun akışkan kimliğine ayna tutar gibidir.

Nesrin sert bir kişiliğe sahiptir, sinema perdesinde olmasaydı bile, kendi deneyimlerimizle bağdaştırarak O'nunla saf tutabilir; bütün kalbimizle O'nu destekleyebiliriz. Film boyunca bu iki kadını, itiraflarını, marazlarını dinleriz; Onlar'ı savunmaya geçmişken ve çarpışırken, ağlarken ve öpüşürken, ve birbirlerini okşarken görürüz. Onları gözlemlerken, arkalarında, önceden varolmuş olan bütün ailelerinin ağırlığını ve insanlığın olağandışılığına dair anları da hissederiz.

Halise, bir akşam yemeğinde Nesrin'e "Ana olacağıma taş olsaydım" deyişini söyler ve bunu ancak bir annenin anlayabileceğini ekler; bu cümle kızının etini deler geçer. Bu deyişi Halise de, kısa zaman önce ölmüş olan annesinden duymuştur. Halise'nin annesinin hayali varlığı, bu iki kadının sürekli temizlediği ve bir zamanlar O'nun olan bu evde hala hissedilmektedir.

Bu film, şehirli "medeniyet"ten çok uzakta, çok çok uzakta, ve dahi kaybolmuş olan modern Türkiye'nin beklenmedik şekilde anaerkil bir topluluğunda, deneyimlerin aktarılış şeklini irdelemektedir. Bu bağlamda, eski yaşanmışlıkların şimdiyle çatışmasını unutulmaz bir şekilde gözlerimizin önüne serer. Kayıp nedenleri ve bilgisiyle bir anne, saklı gerçekleri ve arzularıyla bir kız çocuğu.

Vedat Özdemir'in, filmdeki kadınların ağırlaşmış ruhlarını yansıtacak şekilde koyu tonları kullanan sinematografisinin de altı çizilmelidir. Ve bir köyü; anaç ve dişi ruhların evleri, yatak odaları ve eşya ve nesnelerdeki antropolojik kesinlikle tasarlanmış mutfaklarında aksettirecek şekilde bir sahne haline getiren Metin Çelik'in sanat yönetmenliği! Senem Tüzen, güçlü ve sade görüntülerle, gelenek ve dinle yoğrulmuş bir geçmiş ve yeni bakış açılarının koruyucusu olan şimdi arasındaki; ve en nihayetinde bir anne ve kız arasındaki, sadece ideal değil, aynı zamanda gerçek hesaplaşmayı bizlere anlatır. Anlatılan, bugünün Türkiye’sidir, en derin anlamıyla.

Sonuç olarak meyve veren, maalesef aynı zamanda şiddetin muhafızlığını yapan bir hediyedir. Nesrin'in nerdeyse bu gerçeği çağırması, bulması ve korkunç bir şekilde ona katlanmasına rağmen; bu hediye O'nun sonuçta bireyselliğini, laikliğini ve bağımsızlığını doğrulayan kahramanca, ve kesinlikle trajik bir gösteriye dönüşür. Nesrin yine de kazanılmış özgürlüğüyle birlikte, nereye ve nasıl gideceğini, ve hangi toprağa basacağını bilememektedir.

Türk sinemasını yücelten insanlık halleri ve hikayeleridir bunlar.

[tercüman - Begüm Gür Erdost]





BASIN

Senem Tüzen’e çifte ödül - BirGün

Senem Tüzen: Kadın yönetmenler ciddiye alınmak için erkek karakterler üretiyor - Evrensel

5 ödülün ardından festival yolculuğuna devam - F5 Haber

All About My Mother - FIPRESCI

Motherland: The traditional community and the modern individual come face to face - Cineuropea

Interview with director Senem Tüzen - FRED Radio

SIC2015, Ana Yurdu - Sindacato Nazionale Critici Cinematografici Italiani

Ana Yurdu (Motherland) di Senem Tüzen - Indie Eye

Madrepatria: la comunità tradizionale e l'individuo moderno faccia a faccia - Cineuropa

Motherland - Quinlan, Rivista di Critica Cinematografica

Senem Tüzen racconta la donna moderna in Motherland - Cameralook

Calliope Poutouroglou- Cinephilia

Ana Yurdu, « Mère Patrie », le présent de l’imparfait - Kedistan




prodüksiyon şirketi
ZELA FİLM

co-prodüksiyon şirketi
TWO THIRTY FIVE

UCM'in katkılarıyla

cast
Nesrin...ESRA BEZEN BİLGİN
Halise...NİHAL KOLDAŞ
Emine...FATMA KISA
Halil....SEMİH AYDIN
Habibe Abla...HABİBE DOYGUN

yönetmen
SENEM TÜZEN

Özgün senaryo
SENEM TÜZEN

prodüksiyon
ADAM ISENBERG
OLENA YERSHOVA
SENEM TÜZEN

co-prodüksiyon
NIKOS MOUTSELOS

prodüksiyon partnerleri
AVRAHAM PIRCHI
SEVİL DEMİRCİ

görüntü yönetmeni
VEDAT ÖZDEMİR

ses
GÜRKAN ÖZKAYA

sanat yönetmeni
METİN ÇELİK

editörler
ADAM ISENBERG
YORGOS MAVROPSARIDIS

ses tasarımı
VALIA TSEROU

ses miksaj
LEANDROS NTOUNIS


Gelişme
Ana Yurdu (Motherland), üretim ve yapım süreçleri için T.C Kültür Bakanlığı'ndan destek almış bir uzun metraj filmdir. Henüz yapım sürecindeyken, hem Thessaloniki Crossroads and Connecting Cottbus (Selanik) eş-yapım pazarında "En İyi Proje", hem de İstanbul'da "Meetings on the Bridge" (Köprüde Buluşmalar) ödülünü almıştır. Film aynı zamanda !F-Sundance ScreenWriter's Lab'da da temsil edilmiştir.

ulusalarası basın ve satış
info@zelafilm.com
+90 505 987 3894

basın danışmanı
Zümrüt Burul +90 536 486 6366

fragman youtu.be/UbGlPy6hSKI

/anayurdufilm

/anayurdufilm

/anayurdufilm

zelafilm.com


Türkiye, Yunanistan | 2015 | renkli | 96 dk | DCP | 1.85 | 5.1 | Türkçe
©2016